YAZI: BEKİR ATACAN
(GAZETECİ VE DIŞ POLİTİKALAR UZMANI)
ABD ile İran arasında İslamabad’da yaklaşık 21 saat süren ve sonuçsuz kalan görüşmeler, ilk bakışta sıradan bir diplomatik başarısızlık gibi okunabilir. Oysa burada başarısız olan şey bir anlaşma değil; tarafların aynı oyunu oynadığına dair varsayımın kendisidir.
Çünkü ortada klasik anlamda bir müzakere süreci yok. Daha doğrusu, taraflardan biri müzakere ettiğini düşünürken, diğeri mütareke dayatmaya çalışıyor.
MÜZAKERE VE MÜTAREKE
ARASINDAKİ FARK
Uluslararası ilişkilerde müzakere, güçleri görece dengeli aktörlerin karşılıklı tavizlerle bir denge üretme çabasıdır. Mütareke ise sahada oluşmuş bir üstünlüğün masada hukuki ve siyasi metne dönüştürülmesidir. Bugün ortaya çıkan tablo ise bu iki mantığın çarpışmasıdır: Sahada kesin bir galibiyet yok, ama masada galip dili kurulmak isteniyor.
ABD’nin yaklaşımı tam da bu noktada anlam kazanıyor. Washington, askeri ve stratejik belirsizliği diplomatik baskıyla telafi etmeye çalışıyor. Başka bir ifadeyle, sahada elde edilemeyen netlik masada üretilmek isteniyor. İran ise bu çerçeveyi reddederek süreci eşitler arası bir müzakere zeminine çekmeye çalışıyor.
Bu yüzden görüşmelerin sonuçsuz kalması bir tıkanma değil; tarafların “oyunun kuralları” üzerinde uzlaşamamasıdır.
KRİZ DEVLETLER ARASINDA DEĞİL, SİSTEMLER ARASINDA
Bu tabloyu yalnızca ABD-İran gerilimi olarak okumak, fotoğrafın büyük kısmını kaçırmak olur. Asıl kırılma, devletler arasında değil; küresel sistemin yapısında yaşanıyor.
ABD’nin küresel gücünün omurgasını oluşturan şey askeri kapasitesinden ziyade finansal mimaridir. Özellikle ABD dolarının rezerv para statüsü, Washington’a benzersiz bir etki alanı sağlar: yaptırım gücü, ticaret yönlendirme kapasitesi ve küresel likiditeyi kontrol etme imkânı.
Ancak son yıllarda bu yapıya yönelik sessiz ama istikrarlı bir aşınma söz konusu. Çin ve Rusya’nın başını çektiği hat, ticarette ulusal para kullanımını artırarak dolar bağımlılığını azaltmaya çalışıyor. Bu bir “kopuş” değil; fakat uzun vadeli bir çözülme eğilimi.
Burada sık yapılan hata, süreci “gizli güç odakları” gibi indirgemeci anlatılarla açıklamaktır. Oysa gerçek çok daha karmaşık: Küresel finans sistemi; merkez bankaları, fonlar, enerji piyasaları ve ticaret ağlarının iç içe geçtiği çok katmanlı bir yapı. Örneğin BlackRock gibi dev aktörler etkili olabilir, ancak sistemi tek başına yönlendiren yapılar değildir; sistemin mantığı içinde hareket eden güç düğümleridir.
ENERJİ HATLARI: ASIL BASINÇ NOKTASI
İran’ı kritik kılan yalnızca askeri kapasitesi değil, coğrafyanın sunduğu kaldıraçtır. Özellikle Hürmüz Boğazı üzerindeki etkisi, küresel enerji arzının kırılgan noktalarından birine doğrudan temas anlamına gelir.
Bu nedenle İran’a yönelik baskı politikaları çoğu zaman nükleer program söylemi üzerinden meşrulaştırılsa da, meselenin özü enerji akışlarının güvenliği ve kontrolüdür.
Nükleer silah tartışması ise küresel sistemin en açık çelişkilerinden birini ortaya koyar. Nükleer kapasiteye sahip aktörlerle sahip olmayanlar arasındaki ayrım, hukuki ilkelerden ziyade güç dengeleri tarafından belirlenir. Bu da uluslararası sistemin normatif değil, pragmatik işlediğini gösterir.
BORÇ MESELESİ: ZAYIFLIK MI, ARAÇ MI?
ABD ekonomisinin yüksek borcu sıkça bir kırılganlık göstergesi olarak sunulur. Ancak bu analiz çoğu zaman yüzeyseldir. Kritik olan borcun büyüklüğü değil, hangi sistem içinde üretildiği ve nasıl finanse edildiğidir.
ABD borcu, kendi para birimi üzerinden ve küresel talep gören bir finansal yapı içinde yönetilir. Bu durum, klasik anlamda bir borç krizini zorlaştırır. Çünkü ABD’nin krizi yalnızca ABD’nin krizi olmaz; doğrudan küresel sistemin krizi hâline gelir.
Dolayısıyla burada basit bir “çöküş” senaryosundan ziyade karşılıklı bağımlılık üzerine kurulu bir denge söz konusudur.
SONUÇ: DAYATMA MI, DÖNÜŞÜM MÜ?
İslamabad görüşmelerinin sonuçsuz kalması, bir diplomatik başarısızlıktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bu durum, tek taraflı güç dayatmasının sınırlarına gelindiğini ve yeni bir denge arayışının başladığını gösteriyor.
Bugün yaşanan gerilimler;
- sahada askeri,
- masada diplomatik,
- arka planda ise finansal ve enerji temelli
çok katmanlı bir mücadeleye işaret ediyor.
Bu nedenle mesele “kim kazandı?” sorusundan çok daha derin:
Dünya, tek merkezli bir güç yapısından gerçekten uzaklaşıyor mu?
Eğer öyleyse, bugün gördüğümüz çatışmalar bir çöküşün değil; çok kutuplu bir düzenin doğum sancılarıdır.
ETİKETLER:
#Müzakere #Mütareke #ABDİran #Jeopolitik #KüreselGüç #EnerjiPolitikaları #ÇokKutupluDünya #Uluslararasıİlişkiler