TAYFUN ŞAHİN’DEN HÜSEYİN GÜN İLE İLGİLİ MÜTHİŞ BİR ANALİZ YAZISI!

Gazeteci Ece Sevim,sosyal medya hesabı (X) üzerinden,İBB soruşturmasında tutuklu Hüseyin Gün ile ilgili,Tayfun Şahin’in yazdığı analiz yazısını yorumladı.Gazeteci Sevim mesajında,”Hüseyin Gün'ün casusluk soruşturması ile ilgili çağın ötesinde bir istihbarat analizi yazısı!” dedi.

Gazeteci Ece Sevim yazısının devamında,Tayfun Şahin’in Hüseyin Gün ile ilgili analizini şöyle yorumladı.

“Yazıda Hüseyin Gün'ün 'derin analiz' yöntemi kullanılarak bir casusun OSINT profili çıkarılıyor.

Arap Baharı'nda Marshall Planı'na benzeyen bir strateji öneren Hüseyin Gün'ün hazırladığı raporda Arap gençlerin mobil telefonları üzerinden veri analizi yapabilmek için önerilerde bulunulduğu görülüyor.

Mustafa Kemal'in Büyük Taarruz öncesinde Çankaya Köşkü'nde çay partisi düzenlediği şeklinde manipülasyon içerikli açık kaynak yönlendirmesinin istihbari maksatlı nasıl kullanıldığı örneklendiriliyor.

Hüseyin Gün'ün profili çıkarılırken firması Avicenna Capital'in Irak'taki faaliyetlerine dikkat çekilerek, ifadesinde verdiği tutarsızlıklar ve 'derin ilişkileri' bir bir ortaya koyuluyor.

Örneğin Gün ifadesinde 'iş insanı' maskesi kullanırken kendine yöneltilen yanlış ifade içeren soruları doğrusuyla değiştirmiyor, sorunun İngiliz İstihbarat Teşkilatının (GCHQ) Başkanı ile ilgisi yokmuş gibi davranıyor!

Yazı, "gücün paradan daha kıymetli olduğunu bilen" bu dış istihbarat kaynaklı şahısların İBB'ye sızma faaliyetlerini, Erdoğan'ın yirmi üç senede inşâ ettiği sisteme karşı yürütülen bir karşı keşif faaliyeti olarak değerlendiriyor.

Özgür Özel'in "hakaret dozu" yüksek cümleleri de bu kapsamda ele alınıyor.

Hüseyin Gün’ün iletişim halinde bulunduğu istihbaratçıların deşifre edilmesi de MİT’in farkındalığı olarak değerlendirilen yazıda, yeni kurulan Siber Güvenlik Başkanlığı’nı da bu farkındalığın eylem sahasındaki karşılığı olarak gerekçelendiriliyor.

İç cephenin zayıflatılmasına yönelik hamlelerin ele alındığı bölümde Bilal Erdoğan'a karşı sistemli yürütülen manipülasyon içerikli haberlerin analiz edildiği bölüm de oldukça dikkat çekici.

Tayfun Şahin'in OSINT ile ilgili kaleme aldığı bu yazı gibi bir çalışmanın daha önce hiç ortaya koyulmadığını düşünüyorum.

Hepimiz için oldukça ufuk açıcı oldu.”

İşte songazeteci farkıyla,Tayfun Şahin’in çok ses getirecek Hüseyin Gün ile ilgili son yılların en detaylı ve ilginç analiz yazısı…

İBB’ye Uzanan Casusluk Soruşturmasının Bilinmeyenleri: OSINT ve Hüseyin Gün’ün ‘Derin’ İlişkileri

İletişim Teknolojilerinde görülen devasa gelişmeler ve yaygınlaşma, bir yandan kavramları hızla değiştirirken geniş kitlelerle bilgiye yön veren kişiler ve kurumlar arasındaki bilgi asimetrisini de geniş kitleler aleyhine derinleştiriyor. 1980’li yıllarda doğan insanlar bile 45 yıllık kısa sürede bir kaç kez tüm kavram setlerinin değişmesine şahitlik ettiler. Üstelik bu anlam değişimi, en doğal gördüğümüz eylemleri bile içine alacak şekilde genişledi. Örneğin müzik, geçmişte sadece dinlenirken önce video klipler sayesinde izlenmeye ardından da alt yazının eklenmesiyle beraber okunmaya da başlandı. Artık müzik; hem dinleniyor, hem izleniyor, hem de okunuyor. Kuşaklar arasında gittikçe sertleştiği görülen anlaşmazlıkların belki bir sebebi de bu: Her şeyin sürekli değişmesi…

Son günlerde gündeme sert bir giriş yapan Casusluk soruşturması da gerek baş karakter Hüseyin Gün’ün sıra dışı ilişkiler ağı, gerekse de konunun diğer muhatapları olan İBB’nin tutuklu Belediye Başkanı İmamoğlu’nun taşıdığı siyasi kimlik sebebiyle kamuoyunun fazlasıyla ilgisini çekti. Ancak bir kez daha, değişimin hızından kaynaklanan bilgi asimetrisi toplumun konuyu doğru şekilde anlamasının önüne geçmiş oldu.

İstihbarat disiplininin özünde olan gizliliğin yanı sıra özellikle soğuk savaş döneminin siyah-beyaz kamplaşması da İstihbaratın ve İstihbaratçının, Hollywood film karakterleri gibi tanımlanmasına sebep oldu. Bu yüzden olsa gerek İmamoğlu’na bakanlar, bir tür James Bond figürü göremeyince, ‘İmamoğlu’yla casusluğu yan yana getiremem’ gibi duygu dışavurumlarıyla konuyu açıklamaya gayret ettiler. Oysa bir casusun James Bond olmasına gerek olmadığı gibi casusluk da ultra güvenlikli binalara sızıp, 2 metre duvar kalınlığında olan kasalardan ‘çok gizli belgeleri alıp kaçmak değildi. Böylece gözü kapalı insanların odadaki fili tanımlamasına dönüştü hikaye. Biri kütük gibi bir şeydir dedi, kimi uzun bir hortum gibi,… 

Bu yüzden, ne duygularımızla yorum yapmak ne de Savcıların ve genel olarak da güvenlik bürokrasisinin çalışmalarını göz ardı ederek hüküm vermek gibi yanlışları yapmamaya gayret etmeli ve elimizde olan belgeleri, ifadeleri, açık kaynaklardan elde ettiğimiz verileri harmanlayarak bir çerçeve çizmeliyiz diye düşünüyorum.

OSİNT Nedir? Özel Şirketler OSİNT yapabilir mi?

OSINT (Open Source İntelligence / Açık Kaynak İstihbaratı): ‘Belirli bir istihbarat ihtiyacını karşılamak amacıyla  toplanmış, kullanılmış ve dağıtılmış, kamuya açık bilgilerden üretilen istihbarat’ çeşidi/yöntemi diyebiliriz.

OSINT’i diğer disiplinlerden ayıran en önemli özelliklerden biri, İstihbaratın diğer disiplinlerine nazaran, özel şirketler tarafından da yapılabiliyor olmasıdır. Zira referans alınan veriler kamuya açıktır ve verilere ulaşmak için çok büyük paralara ya da imkanlara ihtiyaç azdır. Hatta öyle ki CIA, MI6 gibi büyük İstihbarat örgütleri de, kendi özel yazılımlarının yanında, özellikle sosyal medya analizleri için, hazır programlar (commercial off-the-shelf tools) da kullanabiliyorlar. Yani aynı araçlar, aynı ürünler hem ticari şirketler hem de İstihbarat örgütleri tarafından elde edilebiliyor.

Ancak özel şirketlerin ortaya çıkardığı analiz raporları ile devletin İstihbarat örgütlerinin analizleri kullanma biçimleri ve ulaştıkları sonuçlar tamamen farklı olabilir. 

Bunun ana sebebi, İstihbarat Örgütlerinin manipülasyon, sahte hesaplar, değiştirilmiş bilgiler, yazılım yanlışları vb olasılıklar sebebiyle ‘sadece Açık Kaynaklara dayalı’ analizleri’ doğru kabul etmemeleri ve mutlaka OSINT analizlerini başka İstihbarat disiplinlerinden elde edilen bilgilerle birlikte değerlendirmeleridir. Özel sektör ise HUMINT, SIGINT, COMINT gibi başka disiplinlerin çıktılarına kolaylıkla ulaşamayacağı için, elde ettikleri sonucu doğru kabul ederek müşterilerine sunarlar. Bu noktada, kullandıkları programın bot hesapları filtrelediğini, şüpheli kitlesel aktiviteleri göz önüne aldığını, insan görünümlü trolleri ayırt edebildiğini söyleyebilirler ki bunların hepsi doğru olsa bile ulaşılan sonuç hatalı olabilir. Çünkü tek kaynaktan, hem de en fazla maniple edilebilecek olan Açık Kaynaklardan üretilmiştir. 

Mustafa Kemal’in Açık Kaynak Yönlendirmeli Çay Partisi

Açık kaynaklara dayalı analizin hayati sonuçlar doğurabileceğine dair bir örneği kendi tarihimizden bulabiliriz. Mustafa Kemal, Büyük Taarruz öncesinde Batı Cephesine hareket etmeden önce Ankara’da büyük bir ‘Çay Partisi’ vereceğini basına duyurur.

Hâkimiyet-i Millîye Gazetesi’nin sol alt kutucuğunda yer alan “Çay Ziyâfeti” başlıklı haber

Kendisi Çankaya’daki bağ evindeymiş gibi, rutin uygulamaların tamamı aynı şekilde icra edilir. Tüm görevlilere Mustafa Kemal’in Ankara’da olduğu tekrar tekrar söyletilir.

Oysa tüm bunlar olurken Mustafa Kemal çoktan Tuz Çölü üzerinden cepheye doğru hareket etmiştir bile. O dönemdeki açık kaynakları yani gazeteleri referans alanlar için sonuç tam bir şoktur; zira Türk’ün son ordusu, 26 Ağustos’ta bir kabus gibi düşmanın üstüne çöker.

Elbette bugün, ulaşılabilecek açık kaynak sayısı, çeşidi ve erişme imkanları 1920’lerle kıyaslanamayacak kadar çok ancak açık kaynakların kullanılması, işlenmesi ve yurt içi/yurt dışı üçüncü taraflara aktarılması da katı kurallara bağlı. Artık özel hayatın gizliliği, her zamankinden daha fazla toplumların gündeminde. İnsanlar açık rızaları alınmadan kişisel bilgilerinin sınırsızca kullanılmasını istemiyorlar.

Veri işleyenlere de pek çok kısıtlama getiriliyor zira artık herkes biliyor ki açık kaynaklar, özellikle büyük veriyle yapılan analizler seçim sonuçlarını bile etkileyebilecek noktaya ulaşmış durumda. Nihayet ABD seçimlerinde, Facebook verilerini hukuksuzca kullanarak salıncak eyaletlerde seçimin kaderini belirleyen Cambridge Analytica firması, skandal ortaya çıktıktan sonra battı!

Yapay zeka, deepfake gibi yeni teknolojilerin bundan sonra çok daha fazla konuşulacağı varsayılıyor. Ve hatta bazı yazarlara göre iletişim teknolojilerinin temsili demokrasiyi yok edeceği de öngörülüyor.

Toparlarsak eğer, özel şirketler de devlet kadar olmasa da Açık Kaynak İstihbaratı yapabilir ancak veri havuzu; dezenformasyon kampanyaları, otomatik botlar tarafından pompalanan yanlış haberler ve yönlendirilmiş grupların sistemli faaliyetleri sebebiyle kirletilmiş olabileceği  için sonuçlar her zaman güvenilir değildir.

Açık Kaynak İstihbaratının Açıklarının Giderilmesi

Özel şirketler, yoğun rekabet altında, pazardan daha fazla pay alabilmek için çalıştıklarına göre müşterilerine sunacakları hizmetlerin de en ileri seviyede olmasını isterler. Ancak yasaların baskısı altında çok rahat hareket edemedikleri için, çoğu durumda kuralların etrafından dolaşarak hedefe ulaşmayı isteyebilirler.

Bu, farklı veri setlerinin analize katılması için yasal olmayan yollarla erişim şeklinde olabileceği gibi, özel hayatın gizliliğine riayet etmeyip, e-mailleri ele geçirme ya da çeşitli hacker gruplarıyla işbirliği şeklinde de ortaya çıkabilir. Zaten Hüseyin Gün’ün tüm yazışmalarında yer bulan ‘derin analiz’tanımlamasıyla kastettiği de, tam olarak, bütün yasal yolların dışına çıkmak demek. 

Bir başka yol/yöntem ise gerçek istihbaratçıların yani resmi istihbarat örgütlerinde çalışmış insanların istihdam edilerek onların bilgi ve yeteneklerinden faydalanmaktır. Ancak bu şık sanılandan çok daha zordur zira yıllar süren uzun eğitimlerden ve tecrübelerden sonra, büyük resmi doğru şekilde görmeyi öğrenmiş bir istihbaratçıyı istihdam etmek kolay değildir.

Zaten eski istihbaratçılar da üst düzey istihbaratçıların, politikacıların, askerlerin ve emniyetçilerin kurucusu, ortağı, sahibi olmadığı şirketlerde çalışmayı düşünmeyeceklerdir. Zira yapılan işi hemen her bilgisayar mühendisi, yazılımcı, internet meraklısı bilse de yasal zeminden çıkıldığında nelerin yapılabileceğini en iyi eski istihbaratçılar bilir ki onlar da ‘güvenlik endişelerini en aza indirecek’ eski istibaratçılarla, siyasetçilerle, emniyetçilerle çalışmayı tercih edeceklerdir. Bu da doğal olarak özel sektör de bile olsa, tüm şirketlerin piramid şeklinde bir bütün oluşturmasına, piramidin en üstündeki küçük üçgenin de en ayrıcalıklı ilişkiler ağına sahip olanlarca doldurulmasına sebep olur.

Aynı durum Savunma Sanayi için de geçerlidir ki tüm dünyada savunma ve istihbarat ekosistemi emekli, eski uzmanlarca/çalışanlarca domine edilir. Yani çok akıllı bir mühendis olduğunuz için pazarın zirvesinde yer alamazsınız ama çok derin bağlarınız varsa zirveye doğru hızlıca ilerlersiniz. 

Hüseyin Gün’ün Açık Kaynaklara Göre Biyografisi

Biyografik İstihbarat: ‘Hedef ülkenin mevcut veya potansiyel idarecileri ile siyasi, askeri, ekonomik aktörleri hakkında kritik bilgiler elde etmek amacıyla yürütülen istihbarat faaliyetleridir. Bireyin yabancı servislerle ilişkileri, şüpheli bağlantılarını ve kişisel zaaflarını içerecek şekilde genişletilir.’

İstihbarat örgütleri, hedef kişinin biyografik istihbaratını yaparken ad/soyad gibi en temel bilgilerden başlarlar ve kişiyi adeta bir dosyaya dönüştürürler. Amaç, hedef kişinin düşünme ve aksiyon biçimine nüfuz etmektir. Hedef kişinin çocukluk arkadaşıyla görüşmekten tutun, zevklerine, zaaflarına, mal varlığından arkadaş grubuna ve cinsel yönelimlerine kadar insana dair her şey analize katılır. 

Bizim elimizde Türk İstihbarat Topluluğu’nun analizleri olmadığı için biz de Açık Kaynaklara dayalı olarak Hüseyin Gün’ün biyografisinden kesitler sunalım.

İBB soruşturmaları sebebiyle tanıştığımız Hüseyin Gün, hangi kriteri esas alırsanız alın ilginç biri. Okuyucularımın hemen her mecrada defalarca yazılan temel bilgilere hakim olduğunu varsaydığım için, Hüseyin Gün’ü, başta ifadesini referans almak üzere, açık kaynaklara göre değerlendireğim.

Öncelikle Hüseyin Gün’ün telefon rehberi başlı başına bir analiz konusu. Normal şartlarda bir insanın telefon rehberi, kusursuz olmasa da, oldukça ufuk açıcı bir biyografik bilgi kaynağıdır. “Bu şahıs kimdir?” sorusuna en kolay verilecek cevap telefon rehberinden çıkarılacağı gibi kimlerle, ne sıklıkla görüştüğü de biliniyorsa muhatabınızın kim olduğunu kolayca tahmin edebilirsiniz.

Hüseyin Gün, kendisini OSİNT faaliyetleri de yürüten bir işadamı olarak tanıtsa da ilişkiler ağını referans aldığımızda “normal bir işadamı” olduğunu düşünmek mümkün değil. İngiliz İstihbarat Topluluğu başta olmak üzere, Amerikan ve İsrail İstihbarat topluluklarına mensup üst düzey insanların yanında, pek çok devlet adamıyla da ilişkisi olduğu kolayca görülüyor. Ancak daha ilginç olanı kamuoyunun da okuduğu ifadesinde kullandığı üslup. İfadenin tamamı incelendiğinde görülecektir ki maske-mazeret olarak “iş adamı” kimliğini çok iyi benimsemiş olan ilgili şahıs, sorulan tüm sorulara aynı bakış açısından ve tutarlı cevaplar veriyor.

İfadesine göre, Hüseyin Gün, oldukça geniş bir çevreye sahip bir iş adamı. Ancak bir iş adamının, şayet gerçek kimliğiyse, ifadesinin her satırında “gerçeğe sadık” kalmasını bekleriz zira iş adamı için gerçeklik dışında anlatılacak hiçbir şey yoktur.

İfadesi alınırken kontrolsüz cümleler kullanması, kendisini anlatırken abartması, bazen sınırları aşması, bazen yanlış anlaşılabilecek cümleler kurması ve suçsuzluğunu ispat etmek için çabalarken ilgisiz başka konularda kendisini zora sokacak cümleler kurması da beklenebilir. Ancak Hüseyin Gün, 262 sayfa boyunca “ana hikayesine bağlı kalarak” ifade vermeyi başarmış görünüyor. 

Sayfa 66’da ise, bir işadamı için hiç gerekli değilken, bariz bir bilgi yanlışını düzeltmek yerine yanlışlığı ana hikayenin sınırları içine yerleştirmeyi uygun görmüş.

66. Sayfada “Pakistan, Afganistan ve Kolombiya’daki ‘insan avı’ operasyonlarını denetlemek amacıyla İngiltere Teknik İstihbarat Servisi (GCHQ) bünyesindeki unsurların yönlendirilmesi ve bilgi toplanması” işlerini de yapan eski bir istihbaratçı, Chris McGrath, gönderdiği bir Whatsapp mesajında şöyle söylüyor: “Sir Ian Lobham ve yönetim kurulu daha da güçlü hale geliyor. Mevcut durumda artık kim İngiltere’nin yurtdışı işlerini engelleyebilir ki. Her fırsatı desteklemek zorundalar.”

Bu konuşmanın içeriği sorulduğunda Hüseyin Gün: “Amerika ülkesinde bir firma ile alakalı kendi aramızdaki görüşmedir. Tamamen ticari maksatlıdır. Bu firma bize bir konuda işlemde bulunmuştu. Bende kendisinden çözmesini rica etmiştim.” demiş ve ismi geçen Sir Ian Lobham hakkında bilgi vermemiş.

Oysa Hüseyin Gün’ün telefonunda aldığı notlardan anlıyoruz ki aslında o yazışmada kastedilen kişi Sir Ian Lobham değil, “Sir Iain Lobban”dır. 

Peki bu bariz isim hatasına rağmen bir iş adamı neden “bahsettiğiniz kişi aslında şudur ve şu gerekçeyle görüştüm” demek yerine o konuya hiç girmeden, “maske mazeretine uygun olarak benimsediği ‘işadamı’ kimliğine göre” bir cevap verir? 

İnternette yaptığımız küçük bir araştırmada görüyoruz ki Sir Iain Lobban sıradan biri değildir. Kendisi 2008-2014 yılları arasında İngiliz İstihbarat Teşkilatının (GCHQ) Başkanı ve Glasswall Şirketinin Küresel Danışma Kurulu Başkanı’dır. İlginçtir ki Edward Snowden’in NSA belgelerini ifşa etmesinden sonra 24 Ekim 2014’te emekliye ayrılmıştır. Sebebiyse İngiliz İstihbaratının ya da GCHQ’nun kullandığı gizli bir bilgisayar sisteminin kod adı olan “TEMPORA”dır. 

TEMPORA: ‘Fiber optik kablolardan alınan çoğu internet iletişimini tamponlamak için kullanılır. Böylece bunlar daha sonra işlenebilir ve aranabilir. 2008’den beri test edilmiş ve 2011 sonlarında faaliyete geçmiştir. Tempora, İnternet omurgasını oluşturan fiber optik kablolar üzerinde, herhangi bir bireysel şüphe veya hedef alınmadan, büyük miktarda internet kullanıcısının kişisel verilerine erişmek için veri yakalama tekniklerini kullanır. Veri yakalama teknikleri Birleşik Krallık’ta ve Britanya Denizaşırı Toprakları Akrotiri ve Dikelya’daki Ayinos Nikolaos’taki Birleşik Krallık askeri üssünde gerçekleştirilir. Veri yakalama teknikleri, kabloların veya iniş istasyonlarının sahibi olan şirketlerin bilgisi dahilinde gerçekleştirilir. Tempora’nın telefon görüşmesi kayıtları, e-posta mesajlarının içeriği, facebook girişleri ve kullanıcıların kişisel internet geçmişini içerdiği söyleniyor.’

Edward Snowden

Snowden, Tempora hakkında ‘Bu sadece ABD’nin sorunu değil. İngiltere’nin bu mücadelede büyük bir rolü var…Onlar (GCHQ) ABD’den daha kötüler.‘ der.

Tempora’nın, Snowden’in sızdırılan belgelerinde ‘dinleme ortağı olarak tanımlanan ticari şirketlerle yapılan gizli anlaşmalar sayesinde mümkün olduğu iddia ediliyor. Bazı şirketlere işbirlikleri için ödeme yapıldığı iddia ediliyor. Snowden ayrıca GCHQ çalışanlarının, şirketlerim dinleme ortağı olarak üstlendikleri rolün ‘üst düzey siyasi tartışmalara’ yol açacağı korkusuyla raporlarındaki materyallerin kaynağını gizlemeye zorlandığını iddia ediliyor.(…)

Eylül 2018’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Tempora da dahil olmak üzere Birleşik Krallık’ın toplu veri toplama ve saklama programlarının ‘yasadışı ve demokratik bir toplum için gerekli koşullarla bağdaşmaz’ olduğuna karar verdi.”

Görüleceği üzere Hüseyin Gün, üstüne giydiği “sıradan iş adamı” kimliğinin dışına çıkmamak için özel çaba göstermiş ve kendi çizdiği imaja uymayacağını düşündüğü için muhtemelen sorulan hiç bir soruyu, içinde yanlışlar da olsa “düzeltmemiş” ve konuyu devam ettirmiş.

Gün’ün suçlandığı konularla ilgili ilişki ağındaki insanların özellikleri arasındaki benzerlikleri şimdilik bir kenara bırakıp analizimize devam edelim.

Hüseyin Gün’ün “Akbaba Şirketi” Irak Piyasasına Nasıl Girebilmiş Olabilir?

Casuslukla suçlanan şahsın ilginç hayat hikayesi bununla sınırlı değil elbette. Açık kaynaklardan yaptığımız araştırma bu sefer bizi, Irak’a, hem de savaştan hemen sonraya götürüyor. Bilindiği üzere, savaş sırasında ya da sonrasında hedef ülkeye giren ordular, yanlarında kendileriyle çalışacak şirketleri de götürürler.

Silahların patladığı, güvenlik risklerinin tavan yaptığı bölgelere “sıradan işadamları” girip de iş yapamazlar, para kazanamazlar, yatırım yapamazlar/buna cesaret edemezler. Siyasetçiler, istihbaratçılar ve askerler tarafından desteklenen bu tip şirketlere “Akbaba Şirketler (Vulture Companies)” adı verilir ve yakından bakılınca derin ilişkiler ağı kendini belli eder. 

“Akbaba Şirketlerin” olduğu bir ortamda “derin bağlantılar” aramaktan daha doğal hiçbir şey olamaz. İşte meşhur Hüseyin Gün, karşımıza Irak’ta büyük yatırımlar yapan bir iş adamı (!) olarak çıkıyor hem de savaşın, kaosun tam ortasında. Finansör ve Genel Müdür olduğu Avicenna Capital” adlı şirketle;  Gulf Company for Insurance and Re-Insurance (Körfez Sigorta ve Reasürans Şirketi), Al-Qimma Financial Investment (Al-Qimma Finansal Yatırımlar), Al-Sadoon Stock Brokerage (Al-Sadoon Menkul Kıymetler Aracılık Hizmetleri) ve Magnolia Aviation (Magnolia Havacılık) şirketlerine yatırımlar yapıyor. Irak Kürt Bölgesel Yöneticileri dahil, İngilizlerle ve Amerikalılarla çok yakın ilişkiler kuruyor/ilişkilere sahip.

2011’de hazırladığı bir raporun sonundaysa Hüseyin Gün tam olarak şöyle tanımlanıyor: “Hüseyin Gün, doğal kaynaklar, finansal hizmetler ve enerji gibi stratejik sektörlere, özellikle de gelişmekte olan ve öncü pazarlara yatırım yapan, özel bir doğrudan yatırım şirketi olan Avicenna Capital’in finansörü ve Genel Müdürüdür. Kariyerine emtia tüccarı olarak başlamış, ardından Merrill Lynch ve Credit Agricole Indosuez’de bankacı olarak çalışmıştır. Londra’daki Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü Üyesidir. Sayın Gün, 42.ABD Başkanı Bill Clinton’ın Yönetim Kurulu Başkanlığını yaptığı Washington DC’deki Küresel Adalet Girişimi’nin (GFI) eski Danışma Kurulu Başkanı’dır. Sayın Gün ayrıca, Irak Britanya İş Konseyi’nin kurucu Yönetim Kurulu Üyesi ve Libya Ömer El Muhtar Vakfı’nın kurucu mütevellisidir. Avicenna Capital, Irak Cumhuriyeti’nin en önemli ana yatırımcılarından biridir.

İngiltere’den Amerikan Başkanına Uzanan Çizgide Hüseyin Gün’ün Aşırı Etkili Çalışmaları!

Görüleceği üzere “Açık Kaynak Araştırması”yaptığımızda hayat bizi İBB’den alıp Irak’a, ABD’ye ve şimdi de Demokrat bir Başkan’ın gölgesinde Ortadoğu’ya ve Kuzey Afrika’ya götürüyor. Devam edelim.

Hüseyin Gün, “Ortadoğu Ekonomik Topluluğu Yaratmak” konulu bir rapor hazırlar 2011 yılında. Raporda, Arap Uyanışı’nın/Arap Baharının sebepleri ve Ortadoğu’yu “otokrat rejimlerden” kurtarıp, Batıya entegre edecek yol ve yöntemlerden bahsediliyor. (“Otokrat” kavramını lütfen aklınızda tutun zira bunun üzerinde analizin sonunda tekrar duracağız.)

Hüseyin Gün’ün, Batılı devletlere önerdiği şey tam tanımıyla 1948’deki Marshall Yardımının “modern ve Ortadoğu’yu hedef alan versiyonu”. Hüseyin Gün, Arap Baharının ve şiddet gösterilerinin temel sebebini de “artan genç nüfusa ve işsiz olan bu gençlerin internet/akıllı telefon sayesinde dünyayı takip edebilmesine bağlıyor.

Raporun önemli gördüğümüz kısımlarından biri şöyle: “Ortadoğu’daki insanları harekete geçiren öfkenin gücü, bölgeyi dönüştüren demografik değişimin doğasından geliyor. Yirminci yüzyılın son çeyreğinde, Ortadoğu/Kuzey Afrika bölgesindeki nüfus artışı küresel ortalamanın üzerindeydi. Yükselen yaşam standartlarının da etkisiyle bebek ölüm oranlarında keskin bir düşüş yaşanarak, yıllık büyüme 1980’de %3’lük bir zirveye ulaştı. O zamandan beri azalan doğurganlık, bölgede orantısız sayıda insanın (yaklaşık 3’te 1’i, yani 150 milyon) şu anda 10 ile 24 yaş arasında olduğu anlamına geliyor. ‘Gençlik Patlaması’ olarak adlandırılan bu olgu, bölgenin nüfus artışının küresel büyüme oranını aşmaya devam etmesini sağlayacaktı. (…)

Cep telefonlarının artan erişilebilirliği sayesinde Ortadoğu’daki insanlar birbirlerine ve daha geniş bir şekilde, dünyaya eskisinden daha iyi bağlanıyor. Ocak 2011’de yapılan bir anket, bölgedeki cep telefonu sahiplerinin %45’inin internete erişmek için, çoğunlukla e-posta, sosyal ağlar ve haberler için telefonlarını kullandığını ortaya koydu. Ortadoğu’nun hiyerarşik toplumları üzerindeki sosyal ve politik etkileri muazzamdır. Bunun doğrudan bir sonucu olarak, otokratik hükümetlerin vatandaşlarının hayal kırıklıklarını paylaşan başka bir çok kişinin olduğunu fark etmesi ve kitlesel protestolar düzenlemesi de çok daha kolay. (…) Bölgedeki bir çok genç işsiz ve yine de bilgili. Batılı hükümetlerin talep ettikleri değişimin istikrarsızlığa değil ekonomik canlanmaya işaret etmesini sağlamak için şimdi önemli bir yardım sunması hayati önem taşıyor.”

Görüleceği üzere, sıradan bir iş adamı için fazla iddialı bir rapor. Şahsın resmi eğitim bilgilerine baktığımızda da bu tarz büyük hikayeler anlatmasına imkan verecek bir geçmiş görmüyoruz. Ancak raporun tamamının oldukça yetkin, uygulanabilir ve üzerinde düşünülmüş olduğunu göz önüne alırsak bu raporun, “kişisel bir görüşe değil bir grubun görüşüne” dayandığını  ya da bazı konularda Hüseyin Gün’ün ‘özel eğitime’ tabi tutulduğunukabul edebiliriz.

İlgili raporda söz edilmeyen ama gençlerin otokrat yönetimlere karşı mücadelesinin yine “internetin imkanlarıyla ve sosyal medya yönlendirmeleriyle” yapılabileceği kısımlarını iseİBB dosyası sayesinde öğrenmiş oluyoruz.

Gençliğin Sokaklara Dökülmesinden Akbaba Şirketlere Uzanan Yol

Hüseyin Gün’ün ortağı olduğu şirketlerin imkan ve kabiliyetlerine bakmak, tabloda eksik kalan boşlukların doldurulmasına sebep olabilir. Bu yüzden, Bay Hüseyin’in neler yapabildiğine odaklanalım. Böylece İBB ile olan ilişkisinin/ilişkilenme isteğinin ne anlama gelebileceğini de tahmin edebiliriz.

İfade metninin 7. ve 8. Sayfalarında yer alan bilgilere göre PiiQ Media LLC şirketi şu cümlelerle tanımlanıyor: “Bilgi operasyonları ve dijital istihbarat alanında dört yenilikçi ve benzersiz ürünün genişlemesine ve geliştirilmesine öncülük etti.

Sosyal medyada sahte faaliyet ölçen, kişisel dijital bilgi keşfi, otomatik mühendislik ve kapsamlı kurumsal dijital risk değerlendirmeleri sağlayan sistemleri aynı anda tasarladı.

Sosyal medya platformları genelinde en gelişmiş kimlik yönetim sistemini tasarladı ve geliştirilmesine liderlik etti.”

Peki bu yetenekler ne amaçla kullanılıyor? İfadenin 119. Ve 120.sayfasında yer alan Wickr görüntülerinden çıkardığımıza göre kişi ve kurumların “derin analiz” yoluyla bilgilerinin ele geçirilmesi için kullanılıyor. ‘Derin Analiz’denildiğinde tekrar tekrar hatırlamalıyız ki kendilerini yasalarla bağlı hissetmediklerinde yapabileceklerini ifade ediyorlar. Örneğin veri yoksa veriyi buluyorlar, analizleri eksikse eksikliği kişisel bilgisayarlara sızarak tamamlıyorlar. 

Ancak Hüseyin Gün, bütün bu hizmetleri ‘sadece parası olanlara’ vermiyor. Yani ticari kaygıyla hareket eden biri değil. Oysa her tacirin bir numaralı önceliği şirketinin daha fazla kar etmesi, daha geniş bir müşteri portföyüne ulaşmasıdır. Hüseyin Gün, Özbek bir bağlantısıyla konuşurken bunu söylemekten de geri durmuyor: “Ben iç siyasete bulaşmam Said. Zamanım yok böyle şeylere. Cumhurbaşkanı anlarsa ve yardım isterse o zaman derinden harekete geçeriz.” deyiveriyor.

‘İç siyasete bulaşmam’ sözü bizim için önemli zira kastettiği şey gruplar arası ya da iktidar içi klik mücadelesinin kendi seviyesine uygun olmadığını, onun seviyesinin ’en üst’ yani Cumhurbaşkanlığı seviyesi olduğunu deklare ediyor. Ancak bir şartla:‘Cumhurbaşkanı yardım isterse derinden harekete geçeriz.’ Daha önce de açıkladığımız gibi ‘derin analiz/derinden’, kural tanımaksızın, ne gerekiyorsa onu yapmak demek. 

Bu konuşmalardan bir kez daha anlıyoruz ki Hüseyin Gün, küçük işlerin adamı değil!İfadesinin 158. sayfasında sıradan bir hizmet sağlayıcı olmadığını da kendisi söylüyor: “Bu programın amacı teknik hizmet sunmak ve algı yönetimi sağlama idi. Bu hizmetten faydalanacak müşterileri biz seçmekte idik. Yani aktif bir pazarlama yoktu. Bizim bağlantı kurduğumuz ya da bizle bağlantı kurma düşüncesinde olan kişi/kurumlara verileri OSİNT darkweb gibi yerlerden ya da müşterilerin teslim etmiş olduğu veriler üzerinden gerçekleşirdi. Müşteri portföyü ve işin önemi noktasında standart herkese açık kaynaklardan analiz yapabildiğimiz gibi konuların vasfına göre kişisel veriler üzerinden de araştırma, analiz işlemi yapılabiliyordu.”

Yani Gün ve şirketi herkese sadece “kendi planlarında yer alan ülke ve kişilere” hizmet veriyorlardı. Bu da, şirketin paravan olarak kullanılabileceğini düşünmemize imkan verdi. Zaten ‘Mami’ dediği şahısla yaptığı Whatsapp görüşmesinde de bunun altını çiziyordu: “Şimdi değil mamim. Ben altın vuruşu yapim sonra. Mıç mıç yok. Zaten beraber gideceğiz. (…) Bir içeri girelim ki gireceğiz sonrası kolay mamim benim.

Gerçekten içeri girmek onlar için daha büyük bir amacın ilk aşaması demek! Peki bu amaç ne olabilir? Hüseyin’in “Akbaba Şirket” sahibi olduğunu ve savaş, kaos, kargaşa ortamında devasa paralara yön verdiğini/yeniden verebileceğini hatırlayarak devam edelim.

Türkiye’nin Bölgesel ve Küresel Etki Alanını Genişletmesi Nasıl Durdurulur?

Şu ana kadar gördük ki Hüseyin Gün ve birlikte çalıştığı grup üyeleri için paranın çok fazla önemi yok. Zira onlar, tıpkı Irak’da olduğu gibi, ‘gücü ele geçirince ya da destekledikleri yapı tepede olursa’ parayı çok kısa sürede kazanabiliyorlar. Yani öncelikli olan para değil güç! O halde Hüseyin Gün’ün, neden Türkiye’yi ve neden İBB’yi/CHP’yi hedef almış olabileceğine değinmek gerekir. 

Malum olduğu üzere,  yurt içinde yapılan tartışmaları bir yana bırakırsak, Türkiye’nin küresel çapta en çok tanınan, en çok saygı duyulan ve etki alanı en geniş siyasetçisi Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan.

O’nun 23 yılda inşa ettiği sistem, Türkiye’nin 1980 sonrasında tüm partiler için norm haline gelmiş olan içe kapanık dış politika anlayışını terk etmesine ve Türkiye’nin etki alanını Türk Dünyasından İslam Coğrafyasına kadar genişletmesine sebep oldu.

Bu durum elbette bölgesel ve küresel planlar yapan her ülkenin Türkiye’yi potansiyel ‘rakip/düşman’ olarak tanımlamasına yol açtı ki hâlihazırda Afrika’dan Pakistan’a ve Doğu Türkistan’dan Yakutistan’a kadar her yerde yapılan her planın bir yanında Türkiye var.

Dünyanın 3.kez küresel bir paylaşım savaşı verdiği bir dönemde Türkiye, sadece bugünü değil yarınları da planlamak zorunda. Bu hakikat karşısında, bölgesel ve küresel aktörler, Türkiye’nin ya kendi planlarına tabi olmasını ya da etliye sütlüye bulaşmadan sadece Türkiye coğrafyasıyla ilgilenmesini arzuluyorlar. Üzerinde uzlaşılan tek konu bu: Bizim yanımızda yer almayacaksa Türkiye, sadece kendi içine odaklansın!

İşte Hüseyin Gün’ün ve bağlı olduğu ekibin İBB ya da Türkiye’yi hedef alması ve sızmaya çalışması için gerekli gerekçe bu olabilir. Yani aslında hedef İBB üzerinden önce İstanbul’u, İstanbul’un gücüyle de Türkiye’yi kontrol etmek. CHP’nin bu hikâyedeki işlevi ise bölgesel, küresel hedefleri olan Türkiye fikrini gündemden çıkararak tamamen iç çatışmalara odaklanmış bir Türkiye’yi yaratmak!

Bu tip bir hat değişimi en basit ifadeyle tüm bölgesel ve küresel güçler için ‘ortak uzlaşı zemini’ oluşturabilir ki bu tarz bir değişimin motoru da siyaseti ilke ya da ideal temelli yapmayan İmamoğlu gibi bir Cumhurbaşkanı ortaya çıkarmak, eğer bu mümkün değilse, İBB başta olmak üzere elde edilen kişisel verilerin de yardımıyla Türkiye’de sürekli sokak eylemleri organize etmek ve bu sayede Türkiye’nin içe kapanması temin etmek şeklinde olabilir.

Bu senaryoyu olasılık dairesine sokan şeyse Hüseyin Gün’ün ilişkiler ağı ve Türk yargısının Hüseyin Gün davasını ‘casusluk’ olarak değerlendirmesi.

Ayrıca, Türk kamuoyu çok farkında olmasa da muhtemelen şu anda İngiltere ve ABD başta olmak üzere, Irak, Mısır, Özbekistan, Rusya, İsrail ve Ermenistan’da ifadelere yansıyan konuşmalar ve iletişim tutanakları en ince detayına kadar inceleniyordur. Zira bu ifşalar aynı zamanda bir “ağın deşifre edilmesi” anlamına geliyor ki bu ağla iletişim kurmuş olan ya da mücadele etmiş olan her yapı, büyük bir merakla süreci takip ediyorlardır.

Türk İstihbarat Topluluğunun konuyu en başından beri, zamanın ruhuna uygun olarak, kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi için kendisini vazifeli görmesi ve büyük bir şeffaflıkla yargının talep ettiği bilgi ve belgeleri ilgili makamlara iletmesi de önemli bir gösterge olarak kabul edilmeli zira bu sayedebaşta MİT olmak üzere tüm birimler, Dünya’ya meydan okuyarak, her şeyin farkında olduklarını göstermiş oldular.

Zihinlere Nüfuz Ederek Türkiye’nin Etkisini Kırmak Mümkün mü?

Meselenin uluslararası boyutu ve Türkiye’nin ‘iç cephesi’ kullanılarak bölgesel hedeflerinden uzak tutulabileceği varsayımı, sanılandan daha önemli zira öyle bir dönemde yaşıyoruz ki, her iddia sahibi ülke, dünyanın her yerinde, kendi çıkarlarına hizmet edeceğini düşündüğü siyasileri desteklerken, ellerindeki imkanları kullanarak zihinleri de ele geçirmeye yani sıradan vatandaşları yönetmeye çalışıyorlar.

Örneğin Ruslar, sadece ABD’de değil Türkiye’de de her seçime bir şekilde müdahale etmeye çalışırken, “dezenformasyon kampanyaları” da aralıksız şekilde sürdürülüyor. Japonya gibi bir ülkede bile dezenformasyon kampanyaları öylesine sorunlu bir noktaya ulaşmış durumdaki geçtiğimiz günlerde Prof.Dr. Stephen R.Nagy, “Medya Çarpıtmaları Demokratik İstikrarı Tehdit Ettiğinde” başlıklı bir makale kaleme alarak Japonya’nın yeni seçilmiş kadın Başbakanı Sanae Takaichi’nin “uluslararası medya kuruluşları” tarafından nasıl olumsuz sıfatlarla kategorize edildiğini ve bunun aynı zamanda bir demokrasi sorunu olduğunu ortaya koydu.

Prof. Dr. Stephen R. Nagy

Nagy diyor ki: “’Aşırı sağ, revizyonist, Aşırı Muhafazakar…’ Japonya’nın yeni başbakanı Sanae Takaichi’nin uluslararası ve yerel medyada yer alan bu tür ifadeleri, yalnızca kamuoyunun anlayışını çarpıtmakla kalmayıp, aynı zamanda ülkenin demokrasisini hedef alan yabancı dezenformasyon kampanyalarını, istemeden de olsa güçlendiren tehlikeli ve kışkırtıcı bir dil örgüsü ortaya koyuyor. (…) Bu yanlış tanıtım, belgelenmiş yabancı dezenformasyon kampanyalarıyla kesiştiğinde özellikle tehlikeli hale geliyor. (…) Jean-Christophe Boucher ve Kyoto Kuwahara tarafından yapılan araştırma, Japonya seçimlerini ve siyasi figürleri hedef alan koordineli Çin ve Rus bilgi operasyonlarını tespit etti. Bu kampanyalar, mevcut medya anlatılarının istismar ederek, kamuoyunun güvenini sarsmak ve şiddet olaylarını daha da kötüleştirmek için bölücü nitelendirmeleri güçlendiriyor.”

Yani Prof.Dr.Nagy, yabancı medyanın, bilinçli ya da bilinçsiz ama bize göre gayet bilinçli bir şekilde, başka ülkelerinin hükümetlerini kategorize etmesinin, liderleri yaftalamasının aynı zamanda toplumsal olayların ve kargaşanın alt yapısını oluşturabildiğini ve hedef ülke kamuoylarının şiddet sarmalına girebileceğini, bunun da demokrasiyi tehdit ettiğini söylüyor.

İlgili makaledeki Japonya yazan yerlere Türkiye, Takaichi yazan yerlere de Recep Tayyip Erdoğan yazsak ve Türkiye’de yayınlasak, emin olun ki hiç kimse yazının Japonya için yazıldığını anlamayacaktır zira Türkiye’nin de ana sorunlarından biri budur: Kendi Cumhurbaşkanımızı emperyalist ülkelerin tanımladığı şekilde tanımlamak!

Uluslararası basın ve yabancı istihbarat örgütleri, içeride satın aldıkları/yönlendirdikleri elemanlarının da etkisiyle kamuoyunu zehirliyorlar. Hele hele ana muhalefet partisini ele geçiren “klik”in de dünyayı okumak ve anlamak gibi bir derdi yoksa dezenformasyon kampanyalarının sokak eylemlerine dönüşmesi için her şey hazır hale gelmiş oluyor.

Nagy diyor ki: “Japonya demokrasisi; demografik düşüş, ekonomik durgunluk ve bölgesel güvenlik tehditleri gibi gerçek zorluklarla karşı karşıya. Bu zorlukların üstesinden gelmek, keskin bakışlı bir analiz ve bilgili bir kamuoyu tartışması gerektiriyor. Medya, karmaşık siyasi figürleri karikatürlere indirgeyip yabancı dezenformasyon kampanyalarını güçlendirdiğinde, etkili bir yönetim için gerekli olan demokratik söylemi baltalıyor.”

Nagy, tıpkı Türkiye’de olduğu gibi, kışkırtıcı yerel haberlerin yabancı propaganda için cephane sağladığını ve ardından yerel söylemi etkileyerek giderek artan bir çarpıtma döngüsü yarattığını anlatıyor.

İlginç değil mi? Türkiye’de de  uzun yıllardır Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik inanılmaz hakaretler yapılıyor. Özgür Özel’in son dönemde iyice kendini kaybedip siyaset konuşmak, iddia ortaya koymak yerine sadece ‘küfür etmeyi’ seçmesi de manidar. Zira karşımızda yaklaşık 28 milyon oy alan, meşru bir Cumhurbaşkanı var.

Sayın Cumhurbaşkanını hedef alan her hakaretin toplumu gereceği, kamplaşmayı, kutuplaşmayı arttıracağı bilindiğine göre, Türkiye’nin geniş perspekifli etki alanını daraltmak ve iç sorunlarla meşgul etmek için birilerinin İBB’yi kullanarak Türkiye’yi iç kargaşaya sürüklemek istediği düşünülebilir.

Oysa dünya adı konmamış bir savaşın içindeyken her zamankinden daha fazla birlik olmak, uyanık olmak ama her zamankinden daha fazla yabancı istihbarat örgütlerinin manipülasyonlarına karşı hazır olmak da gerekir. CHP’yi ele geçiren ‘kliğin’ Türkiye’nin geleceğini yok etmek pahasına iç kargaşa ortamı yaratmasına imkan verilmemelidir.

Hüseyin Gün’ün Biyografisi Bize Hangi Uyarıyı Veriyor?

Özetlersek, Türkiye’nin gündemini meşgul eden Casusluk davası kendi mecrasında devam edecektir. Bu konuda hukukçular gerekli açıklamaları yaparlar. Bizler ifadelere ve açık kaynaklardan yaptığımız araştırmaya göre Hüseyin Gün’ü değerlendirmekle mükellefiz.

Bu anlamda eldeki verilere göre: Hüseyin Gün, Türkiye’nin “yumuşak karnı” olarak görülen “iç cephesini” hedef alan kişi ve gruplarla bağlantılı olabilir.

Ancak Hüseyin Gün sadece bir örnektir. Türkiye’de kaç tane Hüseyin Gün gibi eleman vardır, araştırılmaya muhtaçtır. Zira bu dava, Türk milletine büyük bir uyarı vazifesi görmelidir. 

Onun takip ettiği yol, bundan sonra,  Rusundan Çinlisine ve Almanına kadar Türkiye üzerinde operasyon planları yapanların kullanacağı yolun aynısıdır. O halde, Türk İstihbarat topluluğu için öncelik sıralamasında “iç cephenin güçlendirilmesi” ön plana çıkmak zorundadır.

Biz, davanın kamuoyuna açık olarak sürdürülmesini de, Gün’ün iletişim halinde bulunduğu istihbaratçıların deşifre edilmesini de MİT’in farkındalığı olarak okuyoruz. 8 Ocak 2025’te kurulan “Siber Güvenlik Başkanlığı’nı” da bu farkındalığın eylem sahasındaki karşılığı olarak görüyoruz.

Türkiye’nin, Türk Dünyası ve İslam Coğrafyası üzerindeki etkisinin engellenmesi için “iç cephenin” her türlü yabancı örgüt tarafından zayıflatılmak istendiği düşüncesinden hareketle Sayın Cumhurbaşkanını ve son dönemde sayısı sürekli artan sosyal medya paylaşımları ve haberlerle hedefe konan Sayın Bilal Erdoğan’ı hedef alan her türlü dezenformasyon kampanyasının engellenmesinin ve Türk milletinin doğru bilgilendirilmesinin hayati öneme haiz olduğuna inanıyoruz.

Türk kamuoyunun da hem Casusluk Davasına, hem de devam eden diğer davalara bu zaviyeden bakmasının doğru olduğunu düşünüyoruz. Umulur ki süreçler hızla sonuca ulaştırılır ve Rusya, Çin, AB merkezli dezenformasyon kampanyalarının önü de bir an önce alınarak iç cephenin birliği tesis edilebilir.

Tayfun Şahin, 14 Kasım 2025

Tayfun Şahin, ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi mezunudur. İletişim, Propaganda, İstihbarat ve Türk Devrim Tarihi konularında çalışmalar yapmıştır. İlk gençlik yıllarından itibaren çeşitli dergi, gazete ve internet sitelerinde yazıları yayınlanmıştır. Strateji, jeopolitik, güvenlik, istihbarat, politika, yakın tarih, NATO, ABD-Çin rekabeti ve benzer konular ilgi alanlarını oluşturmaktadır.



 

İLGİLİ HABERLER